Yaşam doksanında başlar! - Teknoloji22.Com
|
|
|
|
 |
|
| Yaşam doksanında başlar! |
|
| Eğer belli bir yaşa ulaşmışsanız artık yaşlanmıyorsunuz! |
|
|
|
|
Yeterince uzun bir süre yaşandığında bedenin yaşlanma süreci de sona eriyor. Yani beden daha fazla yaşlanmıyor! Nedeni ise henüz bilinmiyor! İnsanda
yaşlanma sürecinin durma noktasına geldiği bir yaşın olduğu ve bu yaşın geri çekilebileceği olasılığı artık su götürmez bir gerçek. Yaşlanmanın
durduğu gerçeğinin gün yüzüne çıkması yaşam süresinin uzatılması gibi ezelden beri var olan bir arzunun da günün birinde gerçeğe dönüşebileceğine
işaret ediyor.
1929 yılında yaşlı bayanlar üzerinde yapılan ve ilgi çekmeyen çarpıcı araştırmanın sonuçları, şimdi deneysel olarak da
kanıtlandı! Üreme özelliğini uzun süre devam ettirenlerin belirli bir yaştan sonra yaşlanmaları da duruyor! Bu özelliğin beslenme tarzı ile ilişkili
olduğuna ilişkin bulgular var..
Britanyalı istatistik uzmanları Major Greenwood ile J.O. Irwin, 1939 yılında, Human Biology dergisinde pek
dikkat çekmeyen bir yazı yayımladılar. 1939 yılı bilimsel tarih yapmak için kötü bir yıl olduğu gibi, söz konusu yazı da dirimbilimci (biyolog) ve
doktorların çoğunu kesinlikle ürkütecek nitelikte bir matematik içeriyordu.
Yazı, ayrıca, akla hayale gelmeyecek bir buluşu da içermekteydi.
Greenwood ve Irwin, yaşları 93 ve üzerinde olan kadınların ölüm oranlarını inceliyorlardı. Araştırmacılar, erişkinlerde olduğu gibi, bu yaş grubunda
da yaş ilerledikçe ölüm oranlarının artacağını düşünüyorlardı.
Oysa sonuç hiç de öyle olmadı. Tam tersine, 93 ile 100 yaş arasında ölüm
oranlarındaki ivmenin neredeyse bir durma noktasına geldiği görüldü. 99 yaşındaki minik hanımların öbür dünyaya göçme olasılığı 93 yaşındakilerden
pek de farklı değildi.
Yaşlanma duruyorsa?
İlk başta son derece saçma görünen sonuç, araştırmacıları bile dehşete düşürdü. Dönemin
öteki saygın dirimbilimcilerinin de düşündükleri gibi, bozulmanın sürmesi gerekiyordu. Peki, ya sürmüyorsa? Ya yaşlanma duruyorsa? Yaşlanma süreci
yaşamın çok geç bir evresinde sona eriyorsa, bu süreci daha erken ve insanın daha sağlıklı olduğu bir evreye almanın bir yolu olabilir
mi?
Yaşlanma gerçeği, dirimbilim ve tıp uzmanlarının ezelden beri bildikleri bir kavram. Aristo 2300 yılı aşkın bir süre önce bu konuda bir
kitap kaleme aldı. O gün bugündür hemen hemen tüm dirimbilim uzmanlarının düşündükleri gibi, Aristo da yaşlanmayı ölümle son bulan amansız bir
dağılma ve perişanlık süreci olarak nitelendiriyordu.
Moleküler ve hücresel kuramlar günümüzde bile yaşlanmanın, giderek artan türde bir
zarar, bozukluk, ya da çöküşe neden olan fizyolojik bir süreç olduğunu varsayıyor. Bu kuramlar yalnızca zamanla oluşan belirli hasarlar açısından
farklılıklar gösteriyor. Evrimsel dirimbilimciler, doğal seçilimin yaşlanmaya bağlı zararların oluşmasına nasıl izin verdiğini araştırdıklarını
düşünüyorlardı.
Tüm bunlar 1992 yılında Kaliforniya Üniversitesi’nden Jim Carey ve Minnesota Üniversitesi’nden Jim
Curtsinger’ın birbirlerinden bağımsız olarak Science dergisinde çığır açıcı makaleler yayımlamalarıyla birlikte değişmeye başladı.
1939
yılında yapılan araştırmanın ciddi bir sorunu Greenwood ile Irwin’in insanlara dayalı verilerden yararlanmış olmalarıydı. Deneysel açıdan pek
de elverişli olmayan insanlar, laboratuvar ortamında kapalı tutulmaktan pek hoşlanmıyor ve üstelik çok uzun yaşıyorlardı. Dahası, yaşamlarının son
evrelerini oldukça konforlu geçiriyorlardı. Ölüm oranlarındaki düşüş belki de özenli bakımın yararlı bir sonucuydu.
Sineklerdeki gibi bir
düşüş
Carey ile Curtsinger insanları araştırmak yerine, yüzlerce hatta binlerce sineği araştırdı. Aynı yaştaki binlerce sineği özenle
denetlenen koşullarda tuttu ve grubun tüm üyeleri ölünceye dek ölümleri titizlikle kayda geçirdi.
Araştırmacılar şaşırtıcı biçimde Greenwood
ve Irwin’in tanık oldukları sonuçla karşılaştılar: ölüm oranı önce katlanarak artıyor, ancak birkaç hafta sonra bu artış sona
eriyordu.
Carey’nin ulaştığı kimi sonuçlar soluk kesiciydi: Ölüm oranları belli bir dengeye ulaşır ulaşmaz bu denge aylarca sürüyor,
hatta bir düşüş bile oluyordu. Görünüşe bakılırsa oldukça kısa bir yaşlanma döneminin ardından yaşlanmanın durduğu uzun bir durgunluk dönemi
geliyordu. Bu kez herkes olayın ayırdına varmıştı.
Bu araştırmadan kısa bir süre sonra başka dirimbilimciler yaşlanmayı izleyen yaşam
belirtilerini aramaya koyuldu. Yeterli büyüklükte her laboratuvar deneyinde ister sinek, ister iplikkurdu ya da kınkanatlılarda olsun, bu belirtilere
tanık olunması herkesi dehşete düşürdü. Bu konuda yeterince büyük denek gruplarından yararlanılan çok sayıda araştırmanın bulunmaması ve
araştırmaların fare ya da başka memelilere uygulanmamış olması, durumun daha önce neden hiç fark edilmediğini de açıkça ortaya
seriyordu.
Gerekli ölçeklerde araştırmalar yapılmaya başlandığında Greenwood ile Irwin’in yaşlı hanımlarında tanık oldukları durumun
genellikle geçerli olduğu anlaşıldı: yaşlanma sürecinin geç evrelerine göz atıldığında bu sürecin durduğu görülüyordu. Yaşamın erişkinlik döneminin
ardından gelen ve ölüm oranlarının dengede olmasıyla göze çarpan “üçüncü bir evresi” vardı ve buna bir anlam vermek
olanaksızdı.
Model yanlış mı çıktı?
Yaşlanmayı amansız bir çöküş süreci olarak gören evrimsel dirimbilim uzmanlarının çoğu, 1966
yılında yaşlanma sürecinin evrimiyle ilgili matematiksel bir model geliştiren dönemin büyük evrim kuramcılarından William Hamilton’dan
etkilenmişlerdi.
Hamilton yaşamın ilk evresinde bir organizmayı üremesine olanak kalmadan öldüren herhangi bir genin, doğal seçilim yoluyla
acımasızca ayıklanıp atılacağını öne sürüyordu.
Gelgelelim, yaşamın geç bir evresinde öldüren genler, böylesine acımasız bir ayıklamadan
geçmiyor ve yaşamlarını sürdürebiliyorlardı. Bu hesaba göre yaşlanma bireyin yaşı ilerledikçe, “inişe geçen doğal seçilim güçlerinin”
sonucunda ortaya çıkan bir süreçti.
Bu görüş dünya üzerindeki tüm evrimbilimciler tarafından amansız yaşlanma sürecinin kaçınılmaz olduğu
biçiminde yorumlandı. Hamilton’ın araştırmasından yola çıkılarak yapılan basit yorum, bireyin kötü genlerin üremeyi artık etkileyemez duruma
geldiği bir yaşa ulaşmasıyla birlikte doğal seçilimin koruyucu gücünün de sıfırlanacağı ve yaşamın tümden çökeceği yönündeydi. Bu sürecin uçurumdan
aşağıya inmek gibi bir şey olduğu sanılıyordu. Ancak karşımızda yaşlanmanın gerçekte durduğu yönünde kanıtlar vardı.
O halde,
Hamilton’ın araştırması yanlış olabilir miydi? Yaşlanma süreci gerçekte doğal seçilimin azalan güçlerinden kaynaklanıyor olabilir miydi? Eğer
öyle ise, bu güçler dibe vurur vurmaz yaşlanma süreci de mi duruyordu?
Üreme ve yaşlanma ilişkisi
Tüm bu sorulardan yola çıkan
Kaliforniya Üniversitesi evrimsel dirimbilim uzmanlarından Michael R. Rose meslektaşı Larry Mueller ile birlikte çalışmaya koyuldu.
Mueller’den, Hamilton’un matematiğine getirilen bu yeni yorumu da katarak, yaşlanma süreciyle ilgili bilgisayar modelleri oluşturmasını
isteyen Rose, modellerin tümünde de yaşlanmanın durma noktasına geldiğine tanık oldu.
Görünüşe bakılırsa, evrimsel kuramın sonsuz yaşlanmayı
gerektirdiği sonucu yanlıştı. Bunun üzerine bu görüşü daha da ileriye götürmeye karar veren araştırmacılar, yaşlanma sürecinde farklı durma
noktalarının evrimiyle ilgili kestirimlerin yapılıp yapılamayacağı konusunu masaya yatırdılar.
Yanıt yine evet oldu. Sonuçta, püf noktasının,
bir canlı nüfusunun birkaç kuşak boyunca üremesine izin verilen son yaş olduğu görüldü. Öyle ki, üreme erkenden sona eriyorsa, yaşlanma da erkenden
duruyordu.
Bu durumu deneylerle de kanıtlamak isteyen Rose, son derece geniş kapsamlı bir araştırmada, yüzlerce kuşak boyunca son üreme
yaşları özenli bir biçimde denetlenen düzinelerce farklı sinek topluluklarındaki yaşlanma düzenlerini karşılaştırdı. Sonuçlar oldukça
çarpıcıydı.
Tıpkı modellerin ortaya koyduğu gibi, son üreme yaşı daha küçük olan canlılarda yaşlanma süreci daha erken sona eriyor ya da tam
tersi oluyordu.
Sonuç yüreklendirici olmakla birlikte, Greenwood ve Irwin tarafından ilk kez 1939 yılında öne sürülen bir başka yorumu ortadan
kaldırmıyordu. Belki de yaşlanmanın son bulması, canlıların dayanıklıklarıyla ilgili farklılıklardan kaynaklanan bir yanılsamaydı. Güçsüzler daha önce
ölüyor, geriye yalnızca sağlam olanlar kalıyordu.
Dirimbilim uzmanları bu “yaşamboyu çoktürelliği” yıllardır aramalarına karşın
henüz bulamadılar. Şimdilik Rose ile Mueller’in önerdiği modelin belli bir deneysel desteği var.
İşlevsel azalma
süreci
Yaşlanmanın durmasının ardında yatan genetik özelliklerle ilgili olarak henüz tam bir açıklama yok. Bir olasılık, yaşamın erken
döneminde yararlı olan kimi genlerin daha sonraki dönemlerde sağlığa zarar verdiğini savunan ve “antagonistik pleiotropi” adı verilen bir
etki. Bu konuda epey bir ilerleme kaydedilse de, meyve sinekleriyle ilgili deneyler söz konusu etkinin gerçekliğini ortaya koyuyor.
Yaşlanmanın
-paslanma gibi- kimyasal hasarın giderek arttığı yığışımlı bir süreç olmadığı, tam tersine, evrimin ürettiği bir işlevsel azalma süreci olduğu artık
biliniyor. Öyle ki, Aristo ve onun gibi yaşlanmayı salt biyokimya ya da hücre biyolojisi bağlamında açıklamaya çalışan tüm günümüz
dirimbilimcilerinin yanılgıya düştükleri görülüyor.
Yaşlanma sonrasında yaşamla ilgili tüm bu çalışmalara Rose’un Does Aging Stop?
(Yaşlanma Duruyor mu?) adlı kitabında ayrıntılı biçimde yer veriliyor. On yıl önce yaşlanma sürecini yavaşlatmak yerine erkenden durdurmanın çok daha
yararlı olacağını öne süren Rose, şimdi bunu gerçekleştirmenin olası bir yolunu bulduğunu düşünüyor. Bu yolun çıkış noktasını doğal seçilim güçlerinin
yaş ilerledikçe düşüşe geçtiği görüşü oluşturuyor.
Bu da, bir kişinin yaşadığı çevreye genç yaşta en çok uyum sağladığı ve yaşlandıkça bu uyumu
yitirdiği anlamına geliyor.
Bir başka deyişle, yaşlanma ilerleyen yaşla birlikte uyum sağlamada meydana gelen düşüş olarak da
nitelendirilebilir.
Yaşlılıkta üreme şansı
Ne var ki, burada etkili olan tek unsur uyum değildir. Uyum sağlamak, özellikle de çevresel
değişimlere tepki olarak, zaman alır. Bu nedenle çevresel değişim yaşlanmayla birlikte uyum sağlama yetisinin azalmasına, buna bağlı olarak da
sağlığın bozulmasına katkıda bulunabilir.
İnsan türü ancak kısa bir süre önce ciddi bir çevresel değişimden geçerek tarımsal bir yaşam
biçimini ve otla süte dayalı bir beslenme düzenini benimsedi. Rose’a göre, yaşlanma sonrası bir yaşama bu denli ileri bir yaşta geçmemizin
nedeni bu olabilir.
Doğal seçilimin azalan güçleri düşünüldüğünde, tarımsal beslenmeye genç yaşlarda daha çok uyum sağlarken, ileri yaşlarda
bu uyumun azalacağı beklenebilir. Bu durum yaş ilerledikçe uyum sağlama yetisinde meydana gelen azalmayı körükleyici bir etki yaratabilir. Daha da
önemlisi, tarımsal bir yaşam biçiminin benimsenmesi insanlarda ileri yaşta doğurganlığı arttırıp, son üreme yaşını geriye itebilir.
İnsanlarda
yaşlanma sürecini geliştirmek ve bu süreci daha erkenden durdurmak için evrimsel tarihimize daha yakından bakmamız gerekiyor. Bu son derece karmaşık
olsa da, birtakım olasılıkları ortaya koyan birkaç genel bilgi var. İnsanın evrimsel tarihiyle ilgili en basit bilgi, ataları asla tarıma ya da
sanayiye dayalı koşullarda yaşamamış olan bireyler. Bunlar çok küçük bir azınlık oluştursalar da, yaşlanma süreçleri bizlerinkine ışık tutması
açısından son derece büyük bir önem taşıyor.
Geçen yüzyılda ataları yalnızca tarımsal besinler ve yaşam biçimleriyle karşı karşıya kalan Papua
Yeni Gine halkı buna pek de uyum sağlamayacaktır.
Canlı ilk atalara dönüş
Lund Üniversitesi’nden Staffan Lindeberg 2009 yılında
yayımlanan Besin ve Batı’nın Hastalıkları adlı kitabında bu gibi insanların atalarının avcı-toplayıcı beslenme düzenine dönmelerinin sağlık
açısından sağlayacağı yararları belgelerle ortaya koyuyor. Larry Mueller’in ‘Yaşlanma Duruyor mu?’ için yaptığı hesaplamalar da
avcı-toplayıcı bir soydan gelenlerin atalarının yaşam biçimi ve beslenme düzenine dönmek suretiyle yaşlanmayı daha erkenden durdurabilecekleri
görüşünü destekliyor.
Geri kalanımız için durum biraz daha karışık, çünkü son 10,000 yıl boyunca tarımsal beslenmeye ağırlık veren atalarımız
yüzünden bu düzene biraz daha yatkınız. Ancak doğal seçilim güçlerinin genç yaşlarda daha etkili olması bu ortama en çok gençken, belki 30 yaşın
altında iken, uyum sağladığımıza işaret ediyor. Daha ileri yaşlarda doğal seçilim o yaşam biçimine ayak uydurmamızı sağlayacak denli güçlü
olmayabilir. Bu yüzden avcı-toplayıcı düzeyinde bir beslenme ve yaşam düzenine dönmek sağlığımız açısından yararlı olabilir.
Taş Devri Diyeti
olarak da bilinen Paleo beslenme düzeninde, baklagiller, pirinç, mısır, şekerkamışı ile süt ve süt ürünlerinden kaçınmak gerekiyor. Uzmanlar günümüz
insanlarının genç yaşlarda buğday, pirinç ve mısırla beslenmeye uyumlu olduklarına ve bu gibi ürünleri o dönemde rahatlıkla tüketebileceklerine,
ancak ileri yaşlarda bunlardan kaçınmaları gerektiğine dikkat çekiyorlar.
Bu önerilerin dikkate alınması sonucunda çoğumuzun sağlayacağı
yararlar belki de soyunda tarımsal hiçbir atası olmayanlar denli çarpıcı olmayabilir. Ne var ki, daha az olsa bile sağlanacak yararlar ölümün
ürpertici soğukluğunu biraz olsun giderebilir. |
|
| Bu haber, 74 kere okundu 0 yorum yapıldı |
 |
|
 |
|
 |
|
 |
|
 |
|
 |
|
|
|
| |
|